AŞK(L)A...
16/9/2009
Hayatın tüm hücrelerimize işlemesine izin verdiğimiz gün çıkarmıştık davetiyelerin en süslüsünü, gözbebeklerimizden yanaklarımıza süzülen yaşlara. Onlar ki; anıların, yaşanmışlıkların bizden götürdüklerinden geriye kalan en saf parçalardı. Dudağa sürülen ruj gibi, zamanla anılar da silikleşecekti; lâkin yanağımızda, elmacık kemiklerimizde kalacaktı her daim, o tuzlu sıcağın sızısı ve bizim sağ elimiz sol mememizin altını korkakça yoklayacaktı sızının oradan geldiğini sanıp. Oysa, yüreğimizdeki tahta layık olamamışlar için; orada yeşertilecek acılara bile yer yoktu. Kimiz zaman duyduğumuz aşktan olsa gerek, biz bile ayırdına varamadık bu ince ayrıntının.
Gökyüzünün mavisinde huzru, sevgilinin avuçiçinde baharın sıcaklığını, sözlerinde aşkı aradık. Oysa huzur da, bahar da, aşk da bizdik ve bizden yitmeyi seçenler, buna kendilerini mahkum edenler yazık ki; hayattan noksan kalacaklardı. Hayatları bahar, aşk ve huzur kokabilirdi bizim yanımızda. Hayatları bizden bir parça taşıdığı müddetçe, kendimizle beraber çoğaltabilirdik onları da.
Geçen günler, aylar ve yahut yıllar boyunca duvardan duvara vurulacak başlar, akıtılacak yaşlar bile onların ruhlarının temizlenmesini sağlayamayacaktı. Uslarında da korkup ardlarında bıraktıkları yüreklerinde hissettikleri boşluğu saklayacaklardı. Ne yazık ki, kayıpları büyüktü. Kayıpları bizdik çünkü. Şimdi böylesi aşk savaşlarında, aşka teslim olmak yerine, aşkla savaşıp aşksızlıkla cezalandırılan o ruhlar için tek duam; herkesin hakkettiğini yaşaması bundan sonra ve tek bir damla gözyaşım, aşktan korkup kaçmışların üşümeye mahkum ruhlarına...
Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır